Aylık arşiv: Mayıs 2008

Ağız Boşluğu Nedir ?

Oral Kavite

Ağız boşluğu, sindirim sisteminin birinci bölümü olup dudaklar, yanaklar, sert ve yumuşak damakla dilin sınırladığı bir boşluktur. Ağız boşluğunun giriş kapısı, dudakların çevrelediği açıklık (ağız), çıkış kapısı ise yutağa açılan, tepesinde küçük dil sallanan darlıktır. Ağız boşluğunun yüzeyi sümüksel bir gömlekle kaplanmıştır.

Dişlerin görevi yiyecek maddelerini kesmek, parçalamak, ezmek ve öğütmektir. Dişlerin konuşmada da büyük rolleri vardır. Bir diş kök, kron ve boyuncuk olmak üzere üç bölümden oluşmuştur. Diş kronunun üzeri diş minesi adı verilen çok sert bir maddeyle kaplıdır. Diş boyuncuğu ile kökü de mineye göre daha sarımsı renkli ve kemiğe benzer bir dokuyla kaplıdır. Bu örtü sement tabakası adını alır. Mine ve sement tabakalarının altında dişin esas yapısını oluşturan dentin tabakası , dişin kron bölümünde içinde damar ve sinirlerin bulunduğu ve diş özü adı verilen bir yapının yer aldığı diş boşluğu,’ diş köklerinin ortasında çok ince bir diş kökü kanalı vardır. Kan damarları ve sinirler, kök uçlarında bulunan diş ucu deliğinden girerek diş boşluğuna ulaşırlar. Dişler köpekdişleri, azıdişleri ve kesiciler olmak üzere üç türdür. Azıdişleri de büyük ve küçük azıdişleri olarak iki tiptir. İnsanın ağzında alt ve üstçenede 16’şar olmak üzere 32 adet diş vardır. Üst ve altçenelerdeki dişler de sağlı sollu 8’er adettir. Çocuk doğduktan 6-7 ay sonra dişleri çıkmaya başlar ve iki yaşına kadar dişlenme tamamlanır. Sütdişi adı verilen bu dişler geçicidir ve 20 tanedir. Çocuklar bu dişleri çoğunlukla yedi yaşına kadar taşırlar ve yedi yaşından itibaren bu dişler kök uçlarında bulunan asıl diş taslaklarının oluşmasıyla itilir ve atılır. Sütdişlerinin dökülmesi genellikle 11 yaşına doğru tamamlanır. Dökülme sırasında dökülen dişlerin yerine hem 20 diş, hem de bunlara ek olarak her çenede 4’er tane fazla diş çıkar. Böylece 11-18 yaşlarındaki bir çocuğun dişlerinin sayısı 28’i bulur. Genel olarak 20 ya da daha sonraki yaşlarda alt ve üstçenenin en sonlarındaki akıldişi adı verilen 4 azıdişi daha çıkar ve böylece insan ağzındaki dişlerinin sayısı 32’yi bulur.

Dil, üzeri epitel dokuyla kaplı, kastan yapılmış ve ağız boşluğunda ön bölümü serbest olan tat alma organıdır. Dilin ucu, kenarları ve arka bölümleri tada karşı en duyarlı olan bölgelerdir. Dilin üst yüzeyi ipliksi memecikler adı verilen birçok kabarcıklarla örtülmüştür. İpliksi memecikler arasında şapkalı mantar görünümünde olan mantarsı tat memecikleri, dilin dip tarafında ise 8-12 daha büyükçe çanaksı tat memecikleri bulunmaktadır. İpliksi memecikler dokunum, mantarsı memecikler tat duyusu görevini yaparlar. Çanaksı tat memecikleri ise, en önemli tat alma yapıları olan çok küçük ve yuvarlak tat keseciklerini taşırlar. Tat keseciklerinin uçlarında tat duyusu hücreleriyle destek hücreleri yer almıştır. Tat hücreleri sinirlerle beyine bağlantılıdır. Tat hücrelerinde olan uyartı sinirlerle beyine ulaşır ve orada tat duyusu halinde algılanır.

Tükürük, yapısındaki pityalin enzimi aracılığıyla nişastayı şeker ve suya yıkarak maltoza (arpa şekeri) dönüştüren bir salgıdır. Tükürük, kulak, çene ve dilaltı tükürük bezleri tarafından salgılanır. Tükürük salgısı bu bezlerin kanalları ile ağız boşluğuna verilir. Tükürük bezlerinin en büyüğü olan parotis (kulak altı tükürük bezi) salgısını, son ikinci azıdişin karşısına açılan küçük bir kanalla ağız boşluğuna verir. Çene ve dilaltı tükürük bezlerinin salgıları ise küçük kanallarla dil altına dökülür. Tükürük salgısı, ağız içi ve yemek borusunun iç yüzeylerini kayganlaştırıpyutmayı kolaylaştırır.

Yutma, yutkunma hareketiyle oluşan bir işlemdir. Yutma sırasında soluk alışverişi durur, genzin yutağa açılan bölümü yumuşak damak tarafından kapanır.

Gırtlak yutma sırasında yukarı kalkar ve gırtlak üzerinde bulunan gırtlak kapağı dilin köküne dayanır. Kapağın bu şekilde ileri itilmesi sonucu soluk borusuna giden gırtlak yolu kapanmış olur.

Diş Çürüğü Nedir ?

Diş çürüğü nedir?

Diş çürükleri daha çok koyu renklenmelerle birlikte görülen oyuklar olarak algılanmaktadır. Önlenebilir bir hastalık olmasına karşın dünyada diş çürüğü deneyimi yaşamayan çok az insan vardır.

Dişler neden çürür?

Ağızda bulunan bakterilerden oluşan bakteri plağı, şekerli ve unlu yiyeceklerin ağızda kalan artıklarından asit oluşturabilmektedir. Bu asitler, dişlerin mineral dokusunu çözerek dişin minesinin bozulmasına ve sonuçta da diş çürüğünün başlamasına ve diş hekimlerinin kavite dedikleri oyuklara neden olmaktadır.

Kimlerde daha çok çürük olur?

Şekerli ve unlu yiyeceklerle bakterilerin buluşması sonucunda çürükler oluştuğuna göre herkes için bir tehlike var demektir. Ancak beslenmelerinde karbonhidratlı ve şekerli yiyeceklerin oranı çok yüksek olanlar birde suların florür oranı çok düşükse çok daha fazla çürük tehlikesi altındadır. Bakteri plağı tarafından oluşturulan asite karşı tükürük doğal bir savunma mekanizması oluştursa da tek başına çürüğü önleyemez. Tükürük akışını ve miktarını azaltan hastalıklar ya da ilaçlarda çürük oluşumunu hızlandırmaktadırlar. Bu nedenle de diş hekimleri tükürük akışını artırdığı için şekersiz sakızları sıklıkla önerirler.

Diş çürüğü önlenebilir mi?

Evet :

1. Sabah kahvaltısından sonra ve akşam yatmadan önce dişlerin fırçalanması ve her gün diş ipinin düzenli kullanılması en etkili yoldur. Yiyecek arttıkları en çok dişlerin çiğneme yüzeylerindeki girintilerde ve dişlerin birbirine değdiği ara yüzeylerde biriktiği için, diş fırçaları küçük başlı seçilmelidir. Dişlerin iç yüzeyleri, dış yüzeyleri, çiğneyici yüzleri ve dilin üstü fırçalanmalı ve ara yüzlerde diş ipliği kullanılmalıdır. Fırçalar, orta derecede sert yada yumuşak kıllı olmalı ve belirli aralıklarda değiştirilmelidir. Fırça kıllarının aşınmamış olması ve bakteri taşımayacak bir şekilde muhafaza edilmesi gerekmektedir. Asla başkasının diş fırçası kullanılmamalıdır. Diş fırçalama sırasında florürlü bir diş macunu kullanılarak, florürün diş çürüğünü önlemedeki rolünden yararlanılmalıdır. Florürlü macunlara yardımcı olarak aynı zamanda ağız kokusunu gidererek ferahlık ve temizlik hissi veren florürlü gargaralar da kullanılabilir.

2. şekerli yiyecekleri ana öğünlerde tüketmeye çalışmak ve yemek aralarında bir şey yememeye gayret etmek de diğer bir önlemdir.

3. diş hekimine muntazam aralıklarla başvurmak bir çürüğü önlemek ya da erken yakalamada en iyi yoldur. Ayrıca sıcak ve soğuğa duyarlı dişler ya da ağrılı dişlerde veya tebeşirimsi renkte olan başlangıç çürükleri, kahverengi renklemeler ve oyuklar gibi durumlarda vakit geçirilmeden hekime başvurulması tedavinin şeklini değiştirecek ve zorluğunu azaltacaktır.

Diş çürüğü eskiye oranla daha fazla mı görülüyor?

Evet ve maalesef. Özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde diş çürüğüne eskiye oranla daha sık rastlanıyor. Bunun nedeni beslenme alışkanlıklarının değişmesidir. Eski insanlar sert gıdalarla beslendikleri için doğal yollarla dişlerde bir temizlik sağlanırdı. Günümüzde hazır gıda endüstrisinin gelişmesiyle birlikte bu tür gıdaların tüketimi de arttı. Bisküvi, şeker, çikolata, kola gibi her an elimizin altında olan bu gıda maddeleri dişlerin üzerine yapışıp kalan ve asit oluşturan maddeler oldukları için günümüzde diş çürüğü artışının başlıca sorumluları olarak kabul ediliyorlar.

Çürük oluşumunu nasıl önleyebilirim?

1. Florlu bir diş macunu ile dişler fırçalanmalıdır.

2. Dişlerinizin arayüzleri için dişipi veya diğer arayüz araçlarından faydalanınız.

3. Dengeli beslenmeye dikkat edilmeli ve abur cubur yiyeceklere bir sınır konulmalıdır.

4. Dişlerinizi çürüğe karşı daha dayanıklı hale getiren uygulamalardan “florlama” ve “fissür örtücüler” hakkında dişhekiminize danışınız.

5. Profesyonel diş temizliği ve ağız muayeneniz için düzenli olarak dişhekiminizi ziyaret etmelisiniz.

Çürüğün Kimyası.

Çürüğün Kimyası Editör
Diş çürükleri, diş üzerine yerleşen bakteri plakları içinde üretilen organik asitler sonucu dişin irreversible madde kaybıdır. Diş çürüğü basit bir mineral kaybı değildir. Oldukça kompleks bir olaydır. Bu kompleks olayı açıklayabilmek için diş çürüğünde rol oynayan kimyasal yapıları incelemek gerekir.
Kimyasal bir reaksiyonda reaksiyona giren madde, reaksiyon ortam ve şartları ve reaksiyon ürünü söz konusudur. Eğer kimyasal reaksiyonda geri dönüş söz konusu ise reaksiyon reversible, geri dönüş söz konusu değilse irreversible�dır.
Diş çürüğü göz önüne alınırsa asit ile diş belli bir zamanda ağız ortamında reaksiyona girmekte ve bunun sonucu irreversible bir reaksiyon olarak çürük oluşmaktadır. Mine ve dentinde inorganik yapı asitler yoluyla harap olurken organik yapı da albumin eriten fermentler ile yıkılmaktadır.
Asitler ağıza şu yollarla girerler:
1)Ağız bakterilerinin faaliyeti neticesi, karbonhidratların parçalanmasıyla.
2) Meslekleri dolayısıyla asitler ile devamlı teması olan kimselerde.
Fermentlerin giriş yolları ise:
1) Kısmen ağız bakterilerince oluşturulurlar
2) Kısmen diş sert dokularının kendinden
3) Kısmen dişeti ve tükürükten.
Bakteriler ve besinler arası ilişki şu şekilde açıklanabilir. Hayvan deneylerinde steril ortamda doğup büyüyenlerde çürük görülmemiştir. Özet olarak bakteri ve karbonhidrat olmadan çürük oluşmaz.
A) ASİT OLUŞUMU
Kimyasal reaksiyonun ilk kısmını oluşturan bileşik organik asitlerdir. İnsan vücudu üç tip besin alır. Bunlar proteinler, karbonhidratlar ve yağlardır.
-Proteinler
-Karbonhidratlar
-Yağlar
Ağız ortamında asitin kaynağı karbonhidratlardır. Vücudun karbonhidrat metabolizmasının büyük bir çoğunluğu sindirim sisteminin ağızdan sonraki bölümlerinde gerçekleştirilir. Ancak üzüm şekeri olarak bilinen glikoz, meyve şekeri olarak bilinen fruktoz gibi monosakkaritler yani basit şekerler molekül yapıları küçük olduğu için bakteri plağı içine girebilmekte ve asidojen mikroorganizmalar tarafından organik asitlere parçalanıp çürük olayını başlatabilmektedirler. Ayrıca çay şekeri olarak bilinen sakkaroz, süt şekeri olarak bilinen laktoz ve malt şekeri olarak bilinen maltoz adlı disakkaritler de önce monosakkaritlere buradan da organik asitlere dönüşebilirler, ancak bu asit ortam tükürük içinde olurken eğer diş yüzeyinde plak teşekkül etmemişse tükürüğün yapısında bulunan bikarbonat ve fosfatların tamponlayıcı etkisi ile organik asitler nötralize olur ve çürük oluşmaz.

Daha büyük yani makromoleküler yapıdaki polisakkaritler büyük yapıları nedeniyle bakteri plağına giremezler ayrıca zaten bunları parçalayacak enzimler de ağızda yoktur. Mikroorganizmalar sadece mono ve disakkaritleri parçalayabilecek enzim üretebilirler. Ağızda sadece nişastayı parotis tükürük bezinden salgılayan amilaz parçalayabilir. Amilaz yardımıyla nişasta dextrine, dextrin maltoza, maltozda monosakkaritlere dönüşebilir. Pratik olarak bu çok uzun bir zaman ister. Halbuki genelde polisakaritler yemek yeme esnasında fazla parçalanmadan yutulurlar. Zaten amilaz çok az salgılanır ve nişastayı tümüyle parçalayamaz ancak besin maddeleri fazla yapışkan olupta ağızda uzun süre kalırsa bunların kolay birikebileceği interdental aralık, fissür dipleri, dişeti cebi benzeri gibi temizlenemeyen bölgelerde çürük oluşabilir.

Mono ve disakkaritlerin çürük yapıcı özellikleri şu faktörler nedeni ile birbirinden farklıdır.
1. Alınan karbonhidratın türü karyojenik etkiyi değiştirebilmektedir. Örneğin şekerlerde sakkaroz, fruktoz ve glilozdan daha karyojeniktir. Yine eğer fruktoz ve glikoz veya sakkaroz aynı besin maddesinde bulunuyorsa tek başlarına bulunmadan daha karyojenik olabilirler.
2. Alınan karbonhidratın fiziksel özellikleri karyojenik etkiyi değiştire bilir. Alınan şekerin ağızda az yada uzun süre kalması, sert olması, yapışkan olması, kolay veya zor çözünür olması, likit halinde olup olmaması karyojeniteyi değiştirir.
3. Normal öğünlerin dışında alınan karbonhidratlar daha çok çürük yapıcı etki gösterirler. Çünkü normal öğünlerde tükürük salgısı daha fazladır ve çiğneme sayısı daha fazla olduğundan mekanik temizlik olmaktadır.
4. Karbonhidratların dışında bireysel faktörlerde karbonhidratların çürük oluşturma hızı ve şiddetini etkiler. Tükürük miktarı, akış hızı, dişin anatomik formu gibi.( Tükürüğün bazı hastalarda azalması)
Biraz önce sakkarozun daha fazla çürük yapıcı olduğunu söylemiştik. Bu şu şekilde olur . Plakta özellikle S. Sangius ve S. Mutans tarafından yapılan bazı enzimler yalnız sakkaroza çok etkili olduğu halde fruktoz, glukoz, laktoz ve maltoza etki edemezler. Böylece sakkaroz glukan ve fruktoza parçalanır. Fruktozdan da diğer mikroorganizmalar organik asit oluşturur.
Sakkarozun en önemli özelliği glikoz türevi olan glukan�ın kaynağıdır. Glukan hidroksiapatite adsorbe edilebilir. Glukanların bir coğu yapışkandır ve erimez. Bu özellik onları bakterilere karşı daha dayanıklı yapar. Glukanlar ağız bakterilerinin özel türlerinin birikimine sebep olurlar ve hidroksilapatite adsorbe edilebilirler özellikle S. Mutans extrasellüler glukanlar tarafından aglütine edilir ve yığılır. Ayrıca Actinomices viscosum, S. Sangius �un birikimini kolaylaştırır.
Bu şekilde sakkaroz plakta var olduğu sürece asit oluşur ve bunun sonucunda diş çürür.
Yiyecekler demek ki ya karyojeniktir ya da non karyojeniktir. Bu ayırımı yapabilmek için İsviçre�de geliştirilen bir standartdan yararlanılır. Buna göre ağıza alındıktan 30 dakika sonra ağız PH �ını 5.7 �den aşağı düşürmeyen gıdalar non karyojeniktir.
Konunun başında sözüne ettiğimiz kimyasal reaksiyonun ilk bileşimi olan asitin oluşumu böylece anlatıldıktan sonra reaksiyonun gerçekleşmesi için ikinci şart reaksiyon ortamı ve reaksiyon şartlarıdır.
Bu ortam dişin üzerini çevreleyen bakteri plağı ile diş arasında kalan ortamdır.
Bu ortama plak sıvısı denir . Temiz bir dişin dış yüzü gliko protein yapıda bir matrix olan pelikıl ile örtülüdür. Mikroorganizmalar, gıda artıkları ağızdaki epitel hücresi artıkları gibi sonradan üzerine çökelen yapılar ile yeni bir yapı oluşurki bunada plak denir. Bu yapı selektif geçirgenlik gösterir (Selektif permabilite). Tükürük içerisinde yine ağıza giren gıda su hava kökenli ve tükürük kökenli bir takım iyonlar vardır. Pelikılın seçici geçirgenlik özelliği sayesinde Ca, P, Fl, Mg gibi bazı iyonlar plak sıvısına geçebilirler. Bu iyonların rolü dişin kimyasal yapısı anlatıldıktan sonra ele alınacaktır.
Kimyasl reaksiyona taraf olan son bileşen ise dişin kendisidir. Minenin kimyasal yapısının % 96 �sı inorganik bileşenler, % 2 �sini organik bileşenler % 2� sinide su oluşturur. İnorganik yapıyı kalsiyum fosfatın tuzu olan kalsiyum hidroksiapatit oluşturur. Bu yapının tam açık Formülü şu şekildedir:
( Ca 9.5 Mg 0.12 Na 0.1 H 0.5 ) (PO 4 )5.7 (CO 3 )0.5 (OH)2
Bu yapı gerek biyojenik gerekse jeo kimyasal olarak bir çok iyonu izomorfoz değişim yoluyla içerebilir. İzomorfoz demek atom yada molekül yarı çapı birbirine yakın olan iki iyonun yer değiştirmesi demektir. Örneğin Uranyumun yarı çapı 97 pm Ca �mun yarı çapı 99 pm dir. Kuramsal olarak bu iki iyonun yer değiştirebilmesi gerekir. Gerçektende bazı çalışmalarda apatit yapıda %0.01 oranında Uranyum bulunmuştur. Doğada Ca yerine geçebilen diğer elementler Mangan, Kurşun, Senyum, Tanyum ve Stronsiyum�dur.
Fosfat sülfat ve manganat ile % 2 yapıdaki organik kısımda selenyum sülfür ile yer değiştirebilir.
Tabi bu değişimler çok küçük serbest gruplar arasında olur.
Bizim açmızdan en önemli değişim hidroksil grubu ile Halojenler arasında olur. Hidroksil grubunun yarı çapı 70 pm dir.Halojenlerden buna en yakın olan 68 pm yarı çapında olan Flor dur. Bu iki iyon yer değiştirir ise ne olur. Tabiki minenin fiziksel özellikleri de değişir. Örneğin Hidroksi apatitin erirlik katsayısı 1.6 x 10 – 56 iken florapatitin erirlik katsayısı 3.98 x 10 – 51 dir. Buda asitlere karşı fluorapatitin daha dirençli olması demektir.
Dişte bulunan inorganik kısmın temelini Ca, P, Mg, CO 2 oluşturur. Eser miktarda Na, Cl, Zn, Brom, Tungsten, Cu, Altın, Gümüş, Krom ve Silisyum bulunur. Cu, Mangan, Selenyum, Kadminyum ve Kurşun çürüğü teşvik eder. Flor, Brom, Stronsiyum, Molibden, Çinko, Lityum, Vanadyum, Kalsiyum, Fosfor ve Mg ise çürüğü önleyen elementler olarak bilinir.
Dişin kimyasal yapısının çürük ile ilgisi hakkında çok değerli çalışmaları bulunan sayın Turan Cengiz �e göre diş organik ve inorganik yapıları bünyesinde bulunduran bir moleküldür. Cengiz �e göre organo � inorganik yapı şu şekildedir :
Kollagen (Keratin) Ca Lipit Mukopolisakkaritler

Bu yapıda Ca�un çevresiyle olan bağları Van Der Walls bağlarıdır. Diğer bağlar kovalent bağlardır. Kollagen(Keratin) ile Ca arasındaki bağ miktar olarak daha azdır ve diğerlerine göre daha az stabildir. O halde ilk yıkılan bağ bu bağ olmalıdır. Fiziko � kimyasal olarak en az kopma enerjisi bu bağa aittir. Asitin bu bağlardan hangisini çözerek çürük oluşturduğu veya çürük oluşumu için bu bağların hangisinin ne kadar çözünmesi gerektiği henüz bilinmemektedir. Çürük irreversible olduğuna göre demek ki reaksiyonun tek taraflı işlemesine neden olacak kadar yüksek bir enerji verilirse yani bağların bağlanma enerjilerinden daha yüksek bir enerji ile de çürük oluşturulabilir. Örneğin radyasyon enerjisi yada bunun tersi olarak bağlar daha stabil hale getirilebilir. Nitekim gereken enerji olarak 2.25×10-7
erg bildirilmiştir. Buna çürüğün enerji kuantumu da denir.
Dişin kimyasal yapısını da bu şekilde gördükten sonra tekrar çürük ortamına dönelim. Daha önceden bir tarafta asit, bir tarafta diş ve bunların plak sıvısı denilen ortamdan (ki burada tükürükten gelen iyonlar da vardır) karşılaştığını söylemiştik. Asitin etkisiyle diş dış yüzünde bir takım iyonlar çözünür ancak tıpkı bir bardak çayda nasıl ki belli bir miktardan fazla şeker erimez ise belli bir mineral kaybından sonra diş yüzeyine yeniden bu iyonlar çökelir ve bir denge söz konusu olur. İşte bu dengenin sağlanmasında ortamdaki iyonların yoğunluğu önemlidir yani plak sıvısının hidroksil apatite doygunluğu söz konusudur. Bu aşamada mikroorganizmalar dış kaynaklı karbonhidrat yani ekstrasellüler monosakkarit bulabilirlerse asit oluşumunu arttırarak pH�ı düşürürler, bulamazlarsa intraselüler yani kendi içlerinde depoladıkları gerek polisakkaritler ile asit yapımına devam ederler ancak plak olgunlaştıkça mikroorganizmalar oksijen alamaz ve plak florası anaerob hale gelmeye başlar bu arada da asit yapım hızı durur ve remineralizasyon başlar. Gerek tükürük gerek diş kaynaklı iyonlar yeniden diş üzerine çökelirler. Bu nedenle çürük yıkım ve yapım olaylarının sürekli birbirini izlediği dinamik bir hadisedir. Anaerob mikroorganizmalar ortama hakim olunca bu sefer onlar asit üretmeye başlar yine ortamda yeni dengeler kurulur. Tabiki burada en önemli olay mikroorganizmanın asit üretebilmesi için ortamda gereken ekstraselüler monosakkarit gereksinimidir. Bu nedenledir ki temizlenemeyen bölgelerde bu gereksinim kolaylıkla sağlandığı için çürük ara yüzde, fissürde ve dişeti kenarında başlar. Reaksiyon sürekli demineralizasyon lehine devam ederse çürük oluşur. Demineralizasyon olabilmesi için en az ağız ortamında 30 dakika lazımdır. Bu nedenledir ki yemeklerden sonra diş fırçalamak önerilir.

ÇÜRÜKTEKİ KALSİYUM İYON GÖÇÜ (GEÇİŞİ)
Bazı iddiaların tersine, çürük oluşumunda sadece mine dış yüzeyinde ve mikroorganizmalarla komşu olan bölgelerde yıkım oluştuğuna inanmak yerine minedeki iyon göçü konusunda şu görüş önem kazanmıştır. Buna göre: Mine porlarından dış yüzeye doğru kalsiyum iyonlarının göçü söz konıusudur. Klinikte bazıları genelde dekalsifiye mine olarak kabul edilen ve mine üzerinde oluşan beyaz noktaları ya da olay uzun yıllardan beri sürüyorsa daha koyu lekeli bir bölge üzerinde görülen tebeşirimsi izleri bu fenomenin sonucu olarak görmektedirler.
Bu beyaz lekelere çürüğün elektrokimyasal komponenti sebeb olmaktadır.mine dokusunda ki sıvı bir elektrolit gibi davranır. Bu sıvıda kalsiyum iyonları bulunur. Mine içindeki küçük gözenekler bu sıvıyı içerir ve pozitif, negatif kutuplar şeklinde ayrılan minenin dış yüzeyi katot, iç kısmı da anot kabul edilir. Bu iki kutup arasında ki elektiriksel potansiyel, tahminen dişteki metabolik aktivitenin dengelenmesiyle sağlanmaktadır.

Bu denge minenin iç ve dış yüzeyleri arasındaki elektriksel potansiyelden etkilenebilir. Mineye asit uygulanması, kalsiyum iyonlarının mine yüzeyine ilerlemesini sağlatıp bu elektriksel potansiyelin oluşmasına sebeb olur. Sağlıklı hidrolik sisteme sahip bir dişte kalsiyum iyonları hızla yerine yerleşir ve normal elektriksel denge tekrar sağlanır.
Direkt olarak uygulamasak da asit, plaktaki mikroorganizmaların bir ürünüdür. Plağın oluşturduğu asit sebebiyle oluşan potansiyale karşı koyamayan bir dişte hidrolik sistem bozulur ve sulanmış asitin minenin derinlerine doğru nüfuzu kolaylaşır çünkü kalsiyum iyonları ek sıvı akışı sırasında tekrar yüklenmemekte ve gözeneklerin duvarlarından ayrılarak katota yani dış yüzeye yönelmektedirler. Ca iyonlarında ki toplam kayıp dekalsifiye mine ve beyaz lekelerin oluşmasının sebebidir.
Kalsiyum iyon göçünün derecesi, mine civarında ki asitin pH�ına, pH değişikliklerinin sıklığına, süresine ve dişin buna karşı koyma yeteneğine bağlıdır. Kalsiyum iyonlarının kaybıyla gözeneklerde genişleme olur ve mikroorganizmaların toxin akışında geri dönüşle beraber toxinler dentine ulaşıp dentinin organik matrixinde tahribata yol açabilirler. Bu klinik olarak da açık ve belirgindir. Kavite açıldığında tahrip olmuş dentin fark edilir fakat hala minenin yapısal bütünlüğünün bozulmamış olduğu da sondla yapılan inceleme sırasında gözlenebilir.
Doğal olarak, daha büyük bir kuvvetle bu sağlam mine duvarı bir keski kullanılarak kırılabilir fakat normal bir inceleme ile minenin yapısal bütünlüğünün bozulmadığı görülür ve mine kaybı derecesi ya da kayıp mine miktarının önceden tahmini oldukça güçtür.
Yapısal olarak hala sağlam olan bu dekalsifiye bölgelerin klinik tedavisi iki yolla yapılmaktadır. Eğer dekalsifikasyon temizlenebilecek bir bölge üzerinde ise, hasta dişini plaktan uzak tutacak şekilde yönlendirilmelidir. Flor uygulaması yapılabilir. Bu sayede çürük aktivitesi azalabilir.
Eğer, dekalsifikasyon temizlenmesi zor bir alanda ise (kontak noktası altı olabilir) ve mine dentin sınırında dentinin yumuşamasıyla yıkım başlamışsa, aktif çürük kısmının kaldırılarak restorasyonu gerekir.
Kalsiyum iyon göçü olayı kısır bir döngüdür. Önce plak birikir. Plaktaki karbonhidratların faaliyeti sonucun karbonhidrat metabolizması hızla mine üzerinde asit birikimine sebeb olur. Hızla nötralizasyonu sağlamasa da kalsiyum iyonları küçük gözeneklerin duvarlarındaki kristallerden kopup, dış yüzeye doğru hareketlenip çökelirler.
Artık lümen daha genişlediği için mikroorganizma toksinleri daha kolay ve hızlı içerilere ilerleyebilmektedir. Bozulmuş bir hidrodinamik bir sistemde sıvı girişine karşı koyma kapasitesi nispeten azalmıştır. Fakat asitin sağlığa zararlı etkileri ise daha büyük tahribata sebeb olmaktadır.

Hasta Soruları !

Hastalar tarafından sıkça sorulan sorular ve CEVAPLARININ yazılacağı sayfa olacaktır.